21.06.2010

80 Günde Devr-i Daim



İnsan bir kere kapıldı mı
Sarıp sarmalayan kollarına
Monotonluk balonunun

Daha uzaklara gitmesini
Daha yükseklere çıkmasını beklemeyin ondan
Olduğu yerde bir o yana bir bu yana savrulur da
Bir yere gittiğini sanar anca

Yükselmek için
En başta yanına aldıklarının, vazgeçilmez sandıklarının
Ağırlık yaptığını fark etmesi icap eder
Ne var ki fark ettiğini yapmak, fark etmeden yapmaktan
Hep daha çok yürek ister

O yüreği bulamayanların yaşam seyrüseferinde ise
istikamet hep : "80 günde devr-i daim" der.

10 yıl sonra ( Madrid )




“ Çevremde dalkavukların olmasını istemem, zira insanın çevresinde ‘Hayır –bunun başka bir yolu daha var’ diyen insanlara ihtiyaç vardır. O bunu yapabiliyordu. Yaptı da. Bunun için onu teşvik ettim. Analizlerine rakibe karşı nasıl oynayacağını da dahil etmesini söyledim” diyor Louis Van Gaal ve devam ediyor “ Her zaman bu tür katkıları kamçılarım, fakat onun analizci olarak özel niteliklere sahip olması nedeniyle, kendisine diğer asistanlarıma gösterdiğimden biraz daha fazla dikkat gösterdim. Evet, tabi ki takımın nasıl oynayacağına karar veren her zaman baş antrenördür, ama kesinlikle José’nin bakış açısını da duymak isterdim...” Louis Van Gaal, 1997-2000 yılları arasında Barcelona’da yardımcılığını yapan Mourinho’ya, ileride onu en iyilerden biri yapacak cesaret ve özgüven tohumlarını nasıl ektiğini işte bu sözlerle anlatıyor. Aradan tam 10 yıl geçti. Şimdi; haddinden hızlı büyüyen bu kibirli ağacın dalları dolunayı gölgeleyerek; yaşlı kurdun kariyerinin en parlak anlarından biriyle arasında duruyor.

22 Mayıs’ta, Bayern Münih ve Inter 2010 yılının Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olmak için Madrid’te karşı karşıya gelecekler. Ancak o gün iki teknik adam, ellerinden hiç düşürmedikleri not defterlerini karalarken, tarihin yaldızlı sayfalarına da iz bırakmak isteyecekler. Çünkü, Mourinho ve Van Gaal’den biri Şampiyonlar Ligi’ni 2 farklı takımla kazanan 3. teknik direktör olacak. Mourinho 2004’te Porto ile Van Gaal ise 1995’de Ajax ile ilk kupalarını kaldırmışlardı. Bunu daha önce başarabilen 2 isim ise; 1997’de Borussia Dortmund’u, 2001’de Bayern Münih’i şampiyonluğa taşıyan Ottmar Hitzfeld ve 1970’de Feyenoord’u, 1983’de Hamburg’u Avrupa’nın en büyüğü yapan Ernst Happel.

Eğer başarıya ulaşan Mourinho olursa, Inter kupayı kulüp müzesi yerine Milano’da bir modern sanat galerisine koysa yeridir. Zira, Şampiyonlar Ligi’ndeki son finalini 1972 yılında oynayıp Ajax’a kaybeden Mavi-Siyahlılar, kupayı en son kazandıklarında sene 1965, kupanın adı Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, futbolun adı neyse ki(!) hala futboldu. Bu açıdan, Santiago Bernabeu’yu “ 45 senelik bu çile, bitsin artık bu sene “ ile inletmesi muhtemel Inter taraftarlarına göre çok daha şanslı son kupasını 2001’de alan Bavyeralılar.

Bayern Münih, Şampiyonlar Ligi Finali ve şanstan bahsederken akıllara 1999’daki o unutulmaz finalin gelmesi kaçınılmaz. Manchester United karşısında 90. dakikaya 1-0 önde girmelerine rağmen, son saniyelerde yedikleri gollerle finali 2-1 kaybedip Lineker’in ters psikolojisine kurban gitmişlerdi. İngiliz golcü o ünlü sözünü “ bu dahil bütün genellemeler yanlıştır” ile devam ettirmiş olsaydı sonuç aynı olur muydu bilinmez. Ancak bilinen bir şey var ki o da almanların bir finali daha trajik bir şekilde kaybetmek istemediği.

Bayern Münih Juventus’u deplasmanda 4-1 yenerek sezonun tersine esen bütün rüzgarlarını bir anda arkasına aldığı A Grubu’nda; Bordeaux ve Maccabi Haifa’yı geride bırakarak 10 puanla 2. oldu. İlk 16’da Fiorentina’yı 2-1 ve 2-3’lük skorlarla eledikten sonra çeyrek finalde Manchester United karşısına çıkarken, 11 yıl önceki o finalin hesapları Van Gaal’in not defteri suretinde açılmıştı bile. Ancak 2-1 kazandıkları ilk maçın ardından Old Trafford’da skor United lehine 3-0’ken hiç kapanmayacakmış gibi duran almanların hesabı; alman usulü değil, Arjen usulü ödenecekti. Eski Real Madrid’li Arjen Robben, sezonun birçok maçında olduğu gibi müthiş oynadığı maçta adrese teslim bir voleyle skoru 3-2’ye getirip, takımının final biletini Lyon aktarmalı Madrid olarak ayırtmış oldu. Fransa’dan ise Olic’in hızlı tren etkisindeki golleriyle neredeyse transit geçen Van Gaal ve öğrencileri; kendilerini beklediklerinden daha kolay bir şekilde Madrid’te buldular.


Inter ise final yolculuğuna; Barcelona, Dinamo Kiev ve Rubin Kazan’ın bulunduğu F Grubu’nda başladı. Gruptan 9 puanla 2. olarak çıkan Mourinho’nun ekibi, tek mağlubiyetine deplasmanda Barcelona karşısında 2-0 ile uğramış, gruplardaki en büyük eşleşmeden çıkan bu sonuç da uzay takımı Barcelona’nın bir kez daha Şampiyonlar Ligi’ni rahat bir şekilde kazanacağı şeklinde yorumlanmıştı. Oysa ki aynı Inter; Nou Camp’ı bir sonraki ziyaretinde tiyatrosever Barça taraftarına, Mourinho’dan “ en güzel mağlubiyet” adında 2 perdelik modern bir Catenaccio uyarlaması seyrettirecek ve 1-0’lık yenilgiye rağmen adını finale yazdıracaktı.


Birlikte çalıştıkları 3 senelik dönemde 2 İspanya Ligi şampiyonluğu, 1 İspanya kupası ve 1 de süper kupa kazanan Mourinho ve Van Gaal’in 2000 yılında ayrılan yolları aradan geçen 10 senenin ardından ilk kez kesişecek. Yanyana kulübelerde; ellerinde defterler, oyun stratejilerinin merkezinde de Bernabeu çimlerinin kokusunu iyi bilen 2 hollandalı Sneijder ve Robben ile Madrid’te karşı karşıya gelecekler. Yönettikleri her takımda izleyenlerde en az bir duble rakı keyfi yaratan, bu eskinin hoca – öğrencisi, her daimin futbol dahisinden hangisi ötekinin “ duble”sine mani olacak, 22 Mayıs’ta Madrid’te belli olacak.

Avrupa'daki o hakem


Türk futbolu’nun bitmek bilmeyen tartışmalarında, “Bihter” ölçeğine göre 8.5 şiddetinde art niyet içeren yıkıcı eleştiriler en çok hakemlere savrulur. Ardından da kuşkusuz Andorra, Suudi Arabistan gibi futbolda esamesi okunmayan ülkelerin hakemlerinin Dünya Kupası maceralarından bahsedilerek, “süper“ ligimizin “tek” zayıf halkası, güzel oyunumuzun “yüz karası” hakemlerine artçı ve yıkıcı darbe gönderilir : “ Neden Avrupa’da hiçbir hakemimiz yok ? “. Ne var ki , bu darbeyi somut bir örneğin kalkanıyla göğüsleyebilmek, Türk futbol evliya, alim ve ulemalarının Dünya Kupalarında uygulanan kıta kontenjanından haberdar olmalarını beklemek kadar hayalperestliktir. Ya da hayalperestlikti. Çünkü bir Türk hakem, Cüneyt Çakır, geçtiğimiz günlerde Avrupa Ligi’nde Fulham - Hamburg yarı finalini yönetti ve futbolumuza Avrupa’da Mart ayından sonrasını gördürten, az sayıda hakemsever’in de yüzünü güldürten isim oldu.

Anders Frisk , Massimo Busacca gibi son dönemlerin en az futbolcular kadar gösterişli, sahada otoritesi kadar karizmasını da konuşturan hakemlerine benzemiyor Cüneyt Çakır. Sanki Taksim’de bir bira içmeye gitseniz yan masada üstünde en sevdiğim grup dediği “Manowar” t-shirtüyle oturup kendi 70’liğini yudumluyor olacak. Futbolumuzda çok makbul olan Erman Toroğlu, Bünyamin Gezer tarzı hakemlikten çok saha komiserliği yapan, kırmızı kart gerektiğinde oyuncuya kafa atma ihtimali, onu oyundan atma ihtimalinden daha fazlaymış gibi duran hakemlerden de değil. Yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesi, en gergin anlarda bile soğukkanlı duruşuyla sanki bir yudum alkol almadan yakalandığınız çevirmede, “ içki yok” bakışlarınıza “ haydi geç bakalım” diyen o hal-bilir üniformalı.

1976 yılında İstanbul’da tanınmış hakemlerimizden Serdar Çakır’ın oğlu olarak doğrudan hakem dünyasının içine doğan Cüneyt Çakır, doğumunda ağlamak yerine düdük çalmış olma ihtimali kimseyi şaşırtmayacak kadar küçük bir yaşta başladı hakemliğe. 17 yaşına kadar futbol oynayan Çakır’ın hayalinde futbolculuk olmasına karşın, teknik direktörleriyle yaşadığı sorun onu soğuttu. Hocalarının haksızlığına uğradığına inanmış olacak ki, sahada kendi adaletini kendi dağıtmak için o zamanlar yaş sınırının şimdikinden daha düşük olmasını da fırsat bilerek daha 17 yaşındayken hakemliğe ilk adımını attı. Bu kadar çabuk atılan bu ilk adım, yıllar ilerledikçe daha da hızlanacak ve mesafesi artacak diğerlerinin bir habercisiydi sanki.

1994-97 arası il hakemi olduğunda taşı toprağı altın olduğu kadar, tası tarağı toplatmayı da seven İstanbul, Cüneyt Çakır’a altın tarafından bir güzellik yapıyor ve genç hakem ülkenin en çok futbol oynanan şehrinde 500’ün üstünde amatör maçta görev alıyor. Farkında olmasa da bu bitmek bilmeyen amatör maçlar, onun profesyonelliğe giden yolunda hızını kesen bir tümsek değil, bir kere çıktıktan sonra onu hayallerinin de Kapıkule sınırlarının da ötesine yollayacak bir rampa.

1997’de C klasmanına, başka bir deyişle profesyonellerin arasına yükselen Çakır, amatör kümedeki inanılmaz tecrübesi sayesinde pek fazla zorlanmadı ve 2 senede B klasmanına geçmeyi başardı. Burada geçirdiği başarılı 1 senenin ardından hayatın acımasız yüzlerinden biriyle ilk defa bu kadar yakından karşılaşacaktı: Eski bir hakemin, üstelik o dönemin bir MHK üyesinin oğluydu. Bu zamana kadar ona 7 gün 24 saat seminer anlamına gelen babasının varlığı, artık yükselişinin önündeki bir engele dönüşmüştü. Art niyetli düşüncelerin verilen her karara meze olduğu bu kurtlar sofrasında, bundan sonra daha yukarı atacağı her adımın kafalarda soru işareti yaratacağının, 100m koşması gereken yerde 110m engelli koşmadıkça insanların ağzında bozuk bir tad bırakacağının farkına varmıştı. Bu engelin varlığıyla herkesten daha fazla koşacak, en yüksek nottan daha yükseğini alacak motivasyonu kendisinde buldu ve B klasmanında geçen ekstra senenin ardından Türkiye Birincisi olarak Süper Lig kadrosuna dahil oldu.

2001 yılından beri Turkcell Süper Lig’te görev alan Çakır, sahadaki otoriteyi sağlama konusunda sahanın 2 yanındaki eli bayraklı arkadaşlarından çok, cebindeki kartlardan yardım almayı sevdiğini gösteren maç başına 6 kartlık ortalamasıyla oyunu yavaşlattığı, oyuncuları gerdiği gibi bir çok eleştiriye hedef olsa da 2004’te göğsüne FIFA kokartını takmayı başardı. Hakemliğin dünya pasaportunu alır almaz da, hızla Avrupa’nın, - hani bizim hakemlerimizin olmadığı yerlerin- tozunu bir bir atmaya başladı. Avrupa Ligi’nde Valencia- Genoa, Ajax-Anderlecht gibi önemli maçları yönetmesinin ardından 2009 sonunda UEFA tarafından Elit kategoriden sonraki en yüksek seviye olan 1.Kategori’ye yükseltildi. Sadece 5 ay sonra, 29 Nisan Fulham-Hamburg Avrupa Ligi yarı final maçının hakemi olarak dünyada ilk kez; Şampiyonlar Ligi’nde maç yönetmeden, Avrupa Ligi’nde bir yarı-final yöneten hakem oldu.

Diliyoruz ki, ne İsa’ya ne Musa’ya, ne Aziz’e ne Adnan’a yaranabilen, futbolsuzluğumuzun günah keçisi hakemlerimizin medar-ı iftiharı Cüneyt Çakır, takımlarımızın aksine Mart’tan sonrasına kadar uzatabildiği Avrupa vizesini, yakın bir geleceğin Haziran ayına da taşır ve Doğan Babacan’dan sonra hakemlik bayrağımızı gururla dalgalandırarak, arkasından gelecek birçoklarına öncelik eder.

Treni Kaçırmak



Sıra sıra odalar birbirini kovalar. 22 adam 1 topu kovalar. Tren ve Futbol. Normal bir insanın ilk anda bu ikisi arasında net bir bağlantı kurması zor. Türkiye’dekini ele alırsak, ikisi de geri kalmış, gürültülü, sürekli bir yerlere gidiyor gibi gözüküp aslında hiçbir yere varmıyorlar, ikisi de ne zaman “hızlı” , pardon “hızlandırılmış” olmaya çalışsalar küt ! Sonuç facia...

O yüzden bağlantıyı kurabilmek için, buradan trenle asla gidemeyeceğimiz İngiltere’ye bir göz atmamız gerekiyor :

Futbolun beşiği İngiltere’de FA’in ilk kurulduğu 1800’lü yılların sonunda futbolun ciddileşmesi ve oyuncuların profesyonelliğe geçmeleriyle takımlar için bir kaynak yaratmak şart oluyor. Bu kaynak da sponsor gelirleri, forma satışları vs olmayan kulüpler için tek bir anlama geliyor : Seyirci. Seyircinin ilgisini çekmek için rekabet ortamı yaratmak, rekabeti arttırmak için daha çok yere “yayılmak” , bu yaygınlığı sağlamak içinse futbolu “ulaşılabilir “ kılmak gerekiyor.

Bu ulaşılabilirlik, o zamanlar ekonomisi yok denecek kadar az olan kulüpler için en düşük maliyetli yolla sağlanıyor : Demiryolları. Kulüpler stadlarını seyircilerin en çabuk ve en ucuz şekilde ulaşabilecekleri yerlerin yakınına yapmayı tercih ediyorlar : Tren istasyonlarının.

Günler geçtikçe trenler, sadece deplasman kovalayan taraftarların değil, futbolun popülaritesinin lokomotifi olurken, vagonları raylar değil futbol heyecanı sarsıyor, bacadan çıkan buhar, kömürden değil futbol ateşinden geliyor. O yıllarda kullanılan “ Arsenal ,West Ham United , Everton, Newcastle United , Sheffield Wednesday vs. “ adlı lokomotifler bu iki heceli büyünün birleştiren etkisine kapılmış bağırıyorlar futbol diye. Hattın bir başka tarafında ise yurtdışına demiryolu yapımına gönderilen futbol aşığı İngiliz işçileri, rayları çorak topraklara, futbolun dayanılmaz cazibesini ise yabancı kalplere döşüyorlar.

Demiryolu ile futbol arasındaki bu romantik ilişki, uzun bir yol kat ettikten sonra elbet bizim istasyonlarımıza da uğruyor. İnsan birbirini en iyi seyahatte tanırmış ya, bizdeki hikaye belki de o yüzden pek romantik olmuyor :

1930'lu yılların sonunda 500'den fazla işçi ve memur çalıştıran kurumlara spor kulübü kurma zorunluluğu getiren yasayla başlamış olması, aslında Türkiye’deki demiryolu-futbol ilişkisinin kaderini baştan çiziyor. Bir aşk evliliği değil bu; beşik kertmesi, görücü usulü. Her görücü usülü evlilikte olduğu gibi de , en mutsuzları futbol ve demiryolu.

Yukarıdaki yasayla başlayan ve ülkenin çeşitli yerlerinde kurularak 1940’lı yıllarda Türkiye’de fırtınalar estiren 40 kadar demirspor, ekonomik altyapının değişmesi, demiryolları etkisinin azalıp otomotiv çılgınlığının başlamasıyla bir çöküş sürecine giriyor ve ancak Adana Demirspor gibi TCDD ile bağlarını kopararak özelleşen çok azı varlığını profesyonel olarak devam ettirebiliyor. Onlar da taraftarlarının - kökeni belki de demiryolu futbol ilişkisinin temelindeki romantizmden gelen - bitmez tükenmez desteğiyle, hasbelkader ayakta duruyor. Böylece “hızlandırılmış” gibi “gazlandırılmış” söz ve girişimlerle başlayan, sistemsizliğin sistematiğine terk edilmişliğin başka bir resmi, mavi-lacivert tonlarda tekrar çiziliyor. Geride, istasyondakilerden güzel oyunun kaçan trenine buruk bir veda bırakarak...