
Türk futbolu’nun bitmek bilmeyen tartışmalarında, “Bihter” ölçeğine göre 8.5 şiddetinde art niyet içeren yıkıcı eleştiriler en çok hakemlere savrulur. Ardından da kuşkusuz Andorra, Suudi Arabistan gibi futbolda esamesi okunmayan ülkelerin hakemlerinin Dünya Kupası maceralarından bahsedilerek, “süper“ ligimizin “tek” zayıf halkası, güzel oyunumuzun “yüz karası” hakemlerine artçı ve yıkıcı darbe gönderilir : “ Neden Avrupa’da hiçbir hakemimiz yok ? “. Ne var ki , bu darbeyi somut bir örneğin kalkanıyla göğüsleyebilmek, Türk futbol evliya, alim ve ulemalarının Dünya Kupalarında uygulanan kıta kontenjanından haberdar olmalarını beklemek kadar hayalperestliktir. Ya da hayalperestlikti. Çünkü bir Türk hakem, Cüneyt Çakır, geçtiğimiz günlerde Avrupa Ligi’nde Fulham - Hamburg yarı finalini yönetti ve futbolumuza Avrupa’da Mart ayından sonrasını gördürten, az sayıda hakemsever’in de yüzünü güldürten isim oldu.
Anders Frisk , Massimo Busacca gibi son dönemlerin en az futbolcular kadar gösterişli, sahada otoritesi kadar karizmasını da konuşturan hakemlerine benzemiyor Cüneyt Çakır. Sanki Taksim’de bir bira içmeye gitseniz yan masada üstünde en sevdiğim grup dediği “Manowar” t-shirtüyle oturup kendi 70’liğini yudumluyor olacak. Futbolumuzda çok makbul olan Erman Toroğlu, Bünyamin Gezer tarzı hakemlikten çok saha komiserliği yapan, kırmızı kart gerektiğinde oyuncuya kafa atma ihtimali, onu oyundan atma ihtimalinden daha fazlaymış gibi duran hakemlerden de değil. Yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesi, en gergin anlarda bile soğukkanlı duruşuyla sanki bir yudum alkol almadan yakalandığınız çevirmede, “ içki yok” bakışlarınıza “ haydi geç bakalım” diyen o hal-bilir üniformalı.
1976 yılında İstanbul’da tanınmış hakemlerimizden Serdar Çakır’ın oğlu olarak doğrudan hakem dünyasının içine doğan Cüneyt Çakır, doğumunda ağlamak yerine düdük çalmış olma ihtimali kimseyi şaşırtmayacak kadar küçük bir yaşta başladı hakemliğe. 17 yaşına kadar futbol oynayan Çakır’ın hayalinde futbolculuk olmasına karşın, teknik direktörleriyle yaşadığı sorun onu soğuttu. Hocalarının haksızlığına uğradığına inanmış olacak ki, sahada kendi adaletini kendi dağıtmak için o zamanlar yaş sınırının şimdikinden daha düşük olmasını da fırsat bilerek daha 17 yaşındayken hakemliğe ilk adımını attı. Bu kadar çabuk atılan bu ilk adım, yıllar ilerledikçe daha da hızlanacak ve mesafesi artacak diğerlerinin bir habercisiydi sanki.

1994-97 arası il hakemi olduğunda taşı toprağı altın olduğu kadar, tası tarağı toplatmayı da seven İstanbul, Cüneyt Çakır’a altın tarafından bir güzellik yapıyor ve genç hakem ülkenin en çok futbol oynanan şehrinde 500’ün üstünde amatör maçta görev alıyor. Farkında olmasa da bu bitmek bilmeyen amatör maçlar, onun profesyonelliğe giden yolunda hızını kesen bir tümsek değil, bir kere çıktıktan sonra onu hayallerinin de Kapıkule sınırlarının da ötesine yollayacak bir rampa.
1997’de C klasmanına, başka bir deyişle profesyonellerin arasına yükselen Çakır, amatör kümedeki inanılmaz tecrübesi sayesinde pek fazla zorlanmadı ve 2 senede B klasmanına geçmeyi başardı. Burada geçirdiği başarılı 1 senenin ardından hayatın acımasız yüzlerinden biriyle ilk defa bu kadar yakından karşılaşacaktı: Eski bir hakemin, üstelik o dönemin bir MHK üyesinin oğluydu. Bu zamana kadar ona 7 gün 24 saat seminer anlamına gelen babasının varlığı, artık yükselişinin önündeki bir engele dönüşmüştü. Art niyetli düşüncelerin verilen her karara meze olduğu bu kurtlar sofrasında, bundan sonra daha yukarı atacağı her adımın kafalarda soru işareti yaratacağının, 100m koşması gereken yerde 110m engelli koşmadıkça insanların ağzında bozuk bir tad bırakacağının farkına varmıştı. Bu engelin varlığıyla herkesten daha fazla koşacak, en yüksek nottan daha yükseğini alacak motivasyonu kendisinde buldu ve B klasmanında geçen ekstra senenin ardından Türkiye Birincisi olarak Süper Lig kadrosuna dahil oldu.

2001 yılından beri Turkcell Süper Lig’te görev alan Çakır, sahadaki otoriteyi sağlama konusunda sahanın 2 yanındaki eli bayraklı arkadaşlarından çok, cebindeki kartlardan yardım almayı sevdiğini gösteren maç başına 6 kartlık ortalamasıyla oyunu yavaşlattığı, oyuncuları gerdiği gibi bir çok eleştiriye hedef olsa da 2004’te göğsüne FIFA kokartını takmayı başardı. Hakemliğin dünya pasaportunu alır almaz da, hızla Avrupa’nın, - hani bizim hakemlerimizin olmadığı yerlerin- tozunu bir bir atmaya başladı. Avrupa Ligi’nde Valencia- Genoa, Ajax-Anderlecht gibi önemli maçları yönetmesinin ardından 2009 sonunda UEFA tarafından Elit kategoriden sonraki en yüksek seviye olan 1.Kategori’ye yükseltildi. Sadece 5 ay sonra, 29 Nisan Fulham-Hamburg Avrupa Ligi yarı final maçının hakemi olarak dünyada ilk kez; Şampiyonlar Ligi’nde maç yönetmeden, Avrupa Ligi’nde bir yarı-final yöneten hakem oldu.
Diliyoruz ki, ne İsa’ya ne Musa’ya, ne Aziz’e ne Adnan’a yaranabilen, futbolsuzluğumuzun günah keçisi hakemlerimizin medar-ı iftiharı Cüneyt Çakır, takımlarımızın aksine Mart’tan sonrasına kadar uzatabildiği Avrupa vizesini, yakın bir geleceğin Haziran ayına da taşır ve Doğan Babacan’dan sonra hakemlik bayrağımızı gururla dalgalandırarak, arkasından gelecek birçoklarına öncelik eder.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder