21.06.2010

Treni Kaçırmak



Sıra sıra odalar birbirini kovalar. 22 adam 1 topu kovalar. Tren ve Futbol. Normal bir insanın ilk anda bu ikisi arasında net bir bağlantı kurması zor. Türkiye’dekini ele alırsak, ikisi de geri kalmış, gürültülü, sürekli bir yerlere gidiyor gibi gözüküp aslında hiçbir yere varmıyorlar, ikisi de ne zaman “hızlı” , pardon “hızlandırılmış” olmaya çalışsalar küt ! Sonuç facia...

O yüzden bağlantıyı kurabilmek için, buradan trenle asla gidemeyeceğimiz İngiltere’ye bir göz atmamız gerekiyor :

Futbolun beşiği İngiltere’de FA’in ilk kurulduğu 1800’lü yılların sonunda futbolun ciddileşmesi ve oyuncuların profesyonelliğe geçmeleriyle takımlar için bir kaynak yaratmak şart oluyor. Bu kaynak da sponsor gelirleri, forma satışları vs olmayan kulüpler için tek bir anlama geliyor : Seyirci. Seyircinin ilgisini çekmek için rekabet ortamı yaratmak, rekabeti arttırmak için daha çok yere “yayılmak” , bu yaygınlığı sağlamak içinse futbolu “ulaşılabilir “ kılmak gerekiyor.

Bu ulaşılabilirlik, o zamanlar ekonomisi yok denecek kadar az olan kulüpler için en düşük maliyetli yolla sağlanıyor : Demiryolları. Kulüpler stadlarını seyircilerin en çabuk ve en ucuz şekilde ulaşabilecekleri yerlerin yakınına yapmayı tercih ediyorlar : Tren istasyonlarının.

Günler geçtikçe trenler, sadece deplasman kovalayan taraftarların değil, futbolun popülaritesinin lokomotifi olurken, vagonları raylar değil futbol heyecanı sarsıyor, bacadan çıkan buhar, kömürden değil futbol ateşinden geliyor. O yıllarda kullanılan “ Arsenal ,West Ham United , Everton, Newcastle United , Sheffield Wednesday vs. “ adlı lokomotifler bu iki heceli büyünün birleştiren etkisine kapılmış bağırıyorlar futbol diye. Hattın bir başka tarafında ise yurtdışına demiryolu yapımına gönderilen futbol aşığı İngiliz işçileri, rayları çorak topraklara, futbolun dayanılmaz cazibesini ise yabancı kalplere döşüyorlar.

Demiryolu ile futbol arasındaki bu romantik ilişki, uzun bir yol kat ettikten sonra elbet bizim istasyonlarımıza da uğruyor. İnsan birbirini en iyi seyahatte tanırmış ya, bizdeki hikaye belki de o yüzden pek romantik olmuyor :

1930'lu yılların sonunda 500'den fazla işçi ve memur çalıştıran kurumlara spor kulübü kurma zorunluluğu getiren yasayla başlamış olması, aslında Türkiye’deki demiryolu-futbol ilişkisinin kaderini baştan çiziyor. Bir aşk evliliği değil bu; beşik kertmesi, görücü usulü. Her görücü usülü evlilikte olduğu gibi de , en mutsuzları futbol ve demiryolu.

Yukarıdaki yasayla başlayan ve ülkenin çeşitli yerlerinde kurularak 1940’lı yıllarda Türkiye’de fırtınalar estiren 40 kadar demirspor, ekonomik altyapının değişmesi, demiryolları etkisinin azalıp otomotiv çılgınlığının başlamasıyla bir çöküş sürecine giriyor ve ancak Adana Demirspor gibi TCDD ile bağlarını kopararak özelleşen çok azı varlığını profesyonel olarak devam ettirebiliyor. Onlar da taraftarlarının - kökeni belki de demiryolu futbol ilişkisinin temelindeki romantizmden gelen - bitmez tükenmez desteğiyle, hasbelkader ayakta duruyor. Böylece “hızlandırılmış” gibi “gazlandırılmış” söz ve girişimlerle başlayan, sistemsizliğin sistematiğine terk edilmişliğin başka bir resmi, mavi-lacivert tonlarda tekrar çiziliyor. Geride, istasyondakilerden güzel oyunun kaçan trenine buruk bir veda bırakarak...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder